Hak Er Taburu - Dezonformasyon
  Ana Sayfa
  11 Eylülde Ne Oldu?
  Büyük Ortadoğu Projesi
  Dezenformasyon - Bilgi Bozma
  => Komplo mu, Proje mi?
  => Dezonformasyon
  => Bilgi
  Dinlemenin Boyutları
  Gerçek ve Sahte
  Haber Dosyaları
  İhtilal Hastalığı
  Karikatürler
  Kavga Şiirleri
  Kitap Gibi
  Masonluk
  Milli ve manevi değerlerimiz
  Ortak Akıl
  Pardus
  PKK Gerçeği
  Siyonizm
  Vatansever Subaylara Masonik Takip
  Cumhuriyet, Cumhuriyet'i Bombalar
  Türk Birleşik Devletleri
  Link Listesi
  Ziyaretçi defteri
  Gülen Kimin Adamı
  Din Düşmanı Sanatçılar
Dezenformasyon
İbrahim REFİK
 

Haberin Arka Yüzü ve Gerçeğin Önündeki Engeller

“İyi akşamlar sayın seyirciler! .......... Haber Merkezi’nin hazırladığı ana haber bültenini sunuyoruz.

Bosna Hersek’te çatışmalar bütün hızıyla devam ediyor. Sırpların şehir merkezine attıkları bir bombanın halkın kalabalık olduğu bir yere düşmesi sonucu 18 kişi öldü ve 34 kişi yaralandı.

Somali’de açlık bütün şiddetiyle devam ediyor. Son on gün içinde açlık ve hastalıktan ölen bebeklerin sayısının üç bini geçtiği bildiriliyor.

Ve şimdi de günün siyasî gelişmelerini almak üzere Ankara’ya bağlanıyoruz.

.....................................

........................................

Ve şimdi de reklamlar, sakın bizden ayrılmayın.”

“Ve şimdi de......” televizyon haberlerinde, o anda seyrettiğiniz şeylerden hemen sonra seyredilecek şeyle veya daha sonra seyredilecek şeylerle en ufak bir bağının olmadığını göstermek gayesiyle yaygın biçimde kullanılan bir sözcüktür. Bu söz, “elektronik medya tarafından şekillendirilen” dünyamızın hiçbir düzeni ve anlamı olmadığını ve ciddiye alınmaması gerektiğini kabullenmenin bir ifadesidir. Haber spikeri, haber aralarında sık sık tekrarladığı “ve şimdi de......” sözüyle, bir önceki konuya (isterse bir katliam veya deprem olsun) yeterince uzun zaman ayırdığınızı, daha fazla o konuya kafa takmamanızı, dikkatinizi artık haberlerin veya reklamın başka bir parçasına yöneltmeniz gerektiğini anlatmaya (empoze etmeye) çalışmaktadır.

Televizyonda, genel olarak hemen her yarım saatte bir, muhtevası, münasebeti ve duygu dokusuyla bir önceki veya bir sonraki programdan ayrılan farklı bir program yayınlanır. Seyircilerin bir programdan diğerine geçerken aynı düşünceleri veya duyguları muhafaza etmelerine çok ender rastlanır.

Kuşkusuz televizyondaki “günün haberleri”nde, “ve şimdi de...” şeklindeki konuşma tarzının en pervasız ve en sıkıcı biçimiyle kullanıldığını görebiliriz. Çünkü günümüz televizyonlarında bize gösterilen yalnızca parça parça haberler değil, aynı zamanda bağlantısız, neticesiz, değer yüklü olmayan ve dolayısıyla ciddî bir öz de taşımayan, yani sırf eğlence niyetine aktarılan haberlerdir.

Televizyon için haber programı hazırlayanlar, eğlence dozunu öne çıkaran prensiplere göre program hazırlarlar. Önce program için bir müzikal tema seçilir. Bütün haber programları müzikle başlar, müzik eşliğinde ara verilir ve yine müzikle biter. Müziğin haberle ne ilgisi vardır? Niçin haber programına müzik konur? Haber programına müzik konulmasının sebebi, bir tiyatro oyununa ve sinema filmine müzik konmasıyla aynıdır: Eğlenceye uygun bir ruh hali oluşturmak. Eğer müzik olmasaydı -flaş bir haberle kesilen herhangi bir televizyon programında olduğu gibi- seyirciler hakikaten dehşet verici, belki hayatlarının bile değişmesini gerektiren çok mühim bir haber dinlemeyi beklerlerdi. Ama programın çerçevesi müzikle çizildiği sürece, seyirci dehşete düşülecek bir şey olmadığını, aslında aktarılan haberlerin gerçeklikle ilgisinin bir oyundaki sahnelerden farksız olduğuna inandırılır ve seyircinin gönlü rahat olur.

Bir haberdeki ciddilik duygusunu; akisleri ve tesiri bir dakikadan daha az bir zamanda tükenen bir hâdiseyle iletmek mümkün değildir. Aslında, televizyon haberlerinde herhangi bir hâdisenin, herhangi bir sonucunun bulunması türünden bir şey önerme niyeti taşınmadığı da çok açıktır; zira bu, seyircilerin o konuyu zihinlerinde taşımaya devam etmelerini gerektirecek ve buna bağlı olarak da seyircilerin dikkatlerini her an yayına hazır bekleyen bir sonraki habere yöneltmelerini engelleyecektir. Seyircilere, her şartta bir sonraki haberden kopmalarına daha fazla zaman tanınmaz.

Resimli görüntülerin, sözcükleri ve kısa süreli iç gözlemleri gölgede bırakmasında fazla güçlük çekilmez. Polis karakoluna getirilen bir cinayet zanlısı, aldatılmış bir tüketicinin kızgın suratı, mecliste uyuyan milletvekili, trafik kazasında hurdahaş olmuş bir otomobil... Bunlar her zaman için etkileyici ya da eğlendirici görüntülerdir ve bir eğlence programının muhtevasına kolayca uygun düşerler.

Her ne kadar televizyoncular kendilerini savunmak için; “Bu, bizim aracımızın vazgeçilmez özelliği; akla hitap etmek bizim işimiz değil, bu işi yapmak üzere başka medyalar mevcut” deseler de, bu noktada işin çok önemli bir başka vechesi ortaya çıkmakta: Günümüzde “bir kısım” medya, televizyonun ezici cazibesi karşısında kendi yayın tarzlarına olan güvenlerini yitirmek üzereler. Yazılı basın, kendi mahiyetine uygun yenilikler düşünmek yerine televizyonu taklit peşinde. Bu hızla bir süre sonra. “kitle”ye yönelik bütün medyalar birbirine benzeyecek. Böylece, genel kitlenin akla hitap eden gerçek bir medyaya erişmesi zorlaşacak. Elbette, birtakım medyalar akla hitaplarını sürdürecekler. Ancak bunlar, daha çok, uzmanlaşmış yayınlar olacaklar. Belli bir çizginin ötesinde birikimi olanlar tarafından seyredilecekler. Sade vatandaş, halk ise, kitle yayın organlarındaki hâlâ bulabildiği bilgiden bile mahrum kalacak. Böylece bilgi zenginleri ile bilgi fukaraları arasındaki mevcut uçurum daha bir derinleşip, halk belli bir çelişkinin çarmıhına gerilecek ve bir yandan bilgi fukaralığının olumsuzluklarını bütün hayatında hissedecek, bir yandan da zihnini, elektronik medyanın şırıngaladığı “ne senin, ne de günümüz dünyasının, problemler üzerinde uzun uzadıya duracak vakti var; saniyeler geçiyor, çabuk...” cümlesinin rüzgarına kapılıp hadiselerin akışına sürüklenerek sisteme entegre olacak.

İnsanımızın duygu ve düşüncelerini köreltip doğru bilgiyi yakalamasına imkân bırakmayan bu televizyonculuk, daha doğrusu habercilik anlayışının bir başka sahayı; siyaseti de derinden etkilemesine hep birlikte şahit oluyoruz. Bugün elektronik medya karşısında siyaset de, kendini budama mecburiyetiyle karşı karşıya bırakılıyor. Ülkenin önemli problemleri televizyon diline tercüme edilip saniyelere sığdırılmaya zorlandığından, ayrıntılı gerekçeler ortaya konarak sürdürebilecek çok önemli siyasî tartışmalar televizyon ortamında kendilerine yer bulamıyorlar. Derken siyaset, ideolojik zenginliğini bir kenara bırakıp, az zamanda çok duygu hedefine yönelip, rol yaparak şova ağırlık veriyor. Ve zavallı kitleler de hiçbir zaman gerçeğin sırrına vâkıf olamıyorlar.

Habercilikte ayrı bir önemli nokta da, haber spikerlerinin konuşmalarını yaparken “suratlarını buruşturmak veya ürpermek üzere ara vermemeleri” prensibi de gerçekdışılık dozunu yüksek tutmaya büyük katkısı olan bir harekettir. Gerçekten, pek çok haber spikeri, okudukları haberin anlamını kavramaktan uzak görünmekte, depremleri, toplu katliamları ve diğer felâketleri aktarırken normal yüz ifadelerini hiç değiştirmemektedir. Çünkü spikerlerin herhangi bir şekilde kaygılı veya dehşete kapılmış görünmeleri seyircileri de endişelendirir. Tiyatroda, sahnedeki aktörün, rolü gereği de olsa, heyecanla “mahallede katil dolaşıyor” diye bağırması karşısında, seyirci hemen telefona sarılarak evden çocukları hakkında bilgi isteyebilir. Haberleri seyreden birinin de benzer bir tepkiyi göstermemesi için, haberler okunurken herhangi bir gerçeklik hissine yer verilmez. Yani, bir haberin arkasından hemen bir başka haber ve ardından reklam kuşağı gelir, dolayısıyla bir anda haberlerin tesiri silinir, hattâ büyük ölçüde bayatlar. Bu özellik, bir haber programının yapısında anahtar bir unsurdur ve bu niteliğiyle televizyon hiçbir zaman ciddi bir kitle iletişim aracı fonksiyonunu yerine getirmez.

Haberlerle reklamların bu şekilde yan yana konmasınının, düşünce yapımıza yaptığı zarar, özellikle dünyaya ve hadiselere nasıl tepki göstereceklerinin ipuçlarını çoğunlukla televizyondan alan genç seyirciler açısından daha da büyüktür. Gençler, televizyon haberlerini seyrederken, zulüm ve ölüm haberlerinin büyük ölçüde abartma olduğunu ve ne olursa olsun ciddiye alınmasına veya sağduyulu bir tepkiyle karşılanmasına gerek olmadığını varsayan bir düşüncenin tesirine girmektedirler. Neticede, dinamizmini kaybetmiş, tepkisiz, gününü gün etmeye endeksli pasif bir toplum oluşmasına zemin hazırlanmaktadır.

Bugün varılan nokta; televizyonun, esasen dezenformasyon denebilecek bir enformasyon türü meydana getirerek “bilgilenme”nin anlamında değişiklik yapmasıdır. Dezenformasyon, yanlış enformasyon demek değil, yanıltıcı (yersiz, ilgisiz, parçalı veya sathî) enformasyon, yani insanda bir şey hakkında bilgi sahibi olma illüzyonu meydana getirme, daha açıkçası insanı bilgilenmekten uzaklaştıran enformasyon demektir. Bunu söylerken televizyon haberleri, seyredenleri yaşadıkları dünyayla alâkalı tutarlı bir anlayış sahibi olmalarını engellemeyi hedefliyor demek istemiyoruz, fakat haberler eğlence biçiminde paketlendiği zaman, bu netice kaçınılmaz olmaktadır. Ve bizim gerçek enformasyondan mahrum kalmamızdan çok daha ciddi bir durum da, iyi bilgileri yansıtan verileri artık ayırt edemememizdir. Cehalet daima düzeltilebilir bir durumdur. Ancak cehaleti bilgi olarak kabul ettiğimiz zaman ne yapabiliriz ki?

Bugüne kadar öğrendiğimiz bütün bilgiler, bizi, kapıları üstümüze kapanmış bir hapishaneyi tanımaya ve ona karşı direnmeye göre şekillendirilmiştir. Millet olarak, büyük haksızlıklar ve zulümler karşısında silaha sarılırız. Peki ya duyabileceğimiz hiçbir çığlık yoksa? Eğlenceye karşı kim silaha sarılır ki? Ciddî konuşmalar, kıkır kıkır gülmeler arasında kaynayıp gidiyorsa kime, ne zaman ve hangi ses tonuyla şikayette bulunabiliriz?

Şimdi de haberin ayrı bir buuduna geçelim: Haberdeki tek bir mesaj insanda belki derin bir iz bırakmayabilir; ama günümüz insanı, beyaz cama gününün önemli bir bölümünü (4-7 saat) hasrettiğinden dolâyı zihinlerin ve vicdanların biçimlenişi bu süreklilik içinde gerçekleşir. Yani televizyon, gerçeğin idrak edilmesine ilişkin belli bakış tarzlarını, durmaksızın yeniden üreten bir makinedir. Gerçek bu kalıptan geçerek bize ulaşmakta ve bizim gerçeğimiz olmaktadır.

Bütün kitle iletişim araçları gibi televizyonun da her gün sadık kaldığı günlük bir formu, bir program akışı vardır. Bu program çok ender durumlarda değişikliğe uğrar. Diğer zamanlarda, hava ve yol durumunu öğreneceğimiz yayının saati, çocuklarımızı eğiten yayının saati, spor sonuçlarının verildiği yayının saati vs. hemen hemen hiç değişmez. Televizyon seyircisi, her gün gazetede veya diğer kaynaklarda ilgilendiği yayının saatini bulmak için ciddi çaba sarfetmek zorunda kalmasın diye bu sistem uygulanır. Aynı sistem haber programlarının iç sıralanmasında da mevcuttur: Daha düğmeye basmadan biliriz ki, önce devlet büyüklerinin en büyüğü bir konuda bir şey söyleyecek; onu biraz daha az büyükleri seyredecek; sonra muhalefet sözcüleri konuşacak; ardından dünya büyükleri uluslararası mes’eleler üzerinde konuşacak; onların ardından da bir taşra kentinden küçük bir haber olacak; sonra kısa bir dünya turuna çıkılıp ya bir tren kazası haberi, ya da bir sel felâketi haberi alınacak. Derken, spor haberleri, hava durumu ve reklamlar... Ve böylece, yüzlerce gün aynı kalıp içinde devam edip gidecek.

Muhteva, elbette küçük farklılıklar taşıyacak. Fakat biz, her televizyonu açışımızda değişen ile değil, değişmeyen bir dünya ile karşı karşıya geleceğimizi bileceğiz ve bu şuuraltımıza işleyecek. Böylece, bir yandan zihinlerimiz rahatlayacak; bir yandan da biraz kıpırdanma, hareket etme, tepki gösterme niyetimiz varsa, o da törpülenecek. Sanıldığı gibi, yeni oluşanı seyretmek için değil, hep aynı kalanı görüp sakinleşmek için beyaz camı açıyoruz. Zihinlerimize ve vicdanlarımıza bu temel “gerçek” her gün yeniden zerkediliyor ve televizyon bize durmadan “Bu dünya böyle gelmiş böyle gider” düşüncesini fısıldıyor. Ve biz, duyguları dumura uğratılmış yığınlar olarak açlıktan avurtları çökmüş bebelerin ağlayışlarını, çok çeşnili sofralarımızın başında seyredebilir hâle geliyoruz.

Gerçeğin Bulanıklaşması (Hayal-Gerçek Karmaşası)

Bir aile düşünün. Evin erkeği akşam işinden evine döner ve o sırada televizyon açık değilse açılır ve bir dizi film ekrandadır. Her akşam ailenin karşısına çıkan bu dizi aylardır devam etmekte olduğundan artık aile fertleri dizi kahramanlarıyla neredeyse akraba olmuşlar, onlarla özdeşleşmişlerdir. Sevinçleri ve hüzünleriyle o hayali kişilikler insanımızın günlük hayatının parçası olmuşlardır artık.

ABD’de gösterilen “Doktor Kildare” dizisi seyircilerini öylesine tesiri altına almıştır ki, diziyi yayınlayan televizyon kanalına yüzlerce hasta mektubu yağmıştır. Bizim ülkemizde de. bir dönemde kötü adam rollerine çıkan sinema sanatçısı Erol Taş’ın yoldan çevirilip dövülmeye yeltenilmesi de aynı ruh haletinin örneğidir. Karşı karşıya olunan bu vak’alar “gerçeğin bulanıklaşmasından” başka birşey değildir ve bulanıklaşma neticesinde gerçek olmayan hayalî görüntülerin(hâdiselerin) gerçekmiş gibi idrak edilerek dışa vurulmuş şeklidir.

“Gerçeğin Bulanıklaşması”nda bir tehlike de şudur: Ekranımızda bir savaş filmi yayınlanıyor. Birtakım askerî araçlar, askerî elbiseli kişiler ve bir savaş sahnesi... Az sonra film biter ve siz başka şeylerle uğraşırken haberler başlar. Dünyanın bir köşesinde meydana gelen bir çatışmaya ait haberler sunulur. Biraz önce hayalî filmde gördüklerimizin neredeyse aynısıdır. Bu tür bir sunuş tarzının doğuracağı sonuç, “gerçeğin bulanıklaşmasından başka birşey değildir. Asıl korkunç olan ise. algılayışımızın bulanıklaşmasını seyreden adımdır: Duygularımızın, deyim yerindeyse yalama olması. Yani gerçek ölüm, katliam ve savaşların artık insanımızı ürpertmemesi...”

Evet, insan dehasının, bilgiyi yaygınlaştırmak, halkı aydınlatmak üzere keşfettiği medya, bugün tam karşı bir oluşuma: insan aklını ve duygularını körleştirmeye hizmet edebileceğini göstermeye başlamıştır. Kitle iletişim araçları, özellikle televizyon, hergün önümüze yığılan irili ufaklı yüzlerce, binlerce haber ve yorumu, başkalarının elinde yoğurulup rafine edilmiş vaziyette bize sunuyor. Bizi binlerce kilometre ötedeki yüzlerini bile görmediğimiz, kendileriyle hiçbir değeri paylaşmadığımız insanlarla tanıştıran televizyon acaba bizi yakınlarımıza, bilhassa kendimize yabancılaştırmıyor mu?

Haberin kendisi, sunuş şekli vs. ile hergün önümüze dağlar gibi yığılan bu enformasyonu, önce soğukkanlılıkla gözden geçirmek ve bütün bunların, yaşadığımız hayatın hangi gerçek noktasına karşılık geldiğini sormak aklı başında her insanın vazifesi olmalı. Bu soruyu kendimize sorduğumuzda bize ilk bakışta çok önemli gibi görülen (veya gösterilen) pek çok haberin, yorumun ve bilginin, aslında yaşadığımız hayatla hiçbir ilgisi olmadığını ve ebedî saadeti kazanma noktasında da bize bir fayda sağlamadığını, bunlara ilgisiz kalmanın ise asla kayıp sayılamayacağını, hattâ zihin sağlığımız açısından daha faydalı olduğunu görebiliriz.

Hangi bilgi ve hâdisenin haber değeri taşıdığını ve bunun nasıl bir sistematikle medyada gösterilmesi gerektiğini ise başka bir yazı konusu yapmayı düşündüğümüzü ifade etmekle birlikte, eşref-i mahlukat olan insanı yaratılış gayesine uygun olarak madde ve manâsıyla ele alan düşünce kurmaylarının oluşturduğu firasetli kadroların bu işi ele alması zaruretler ötesi zarurettir. Hele hele, insanlığın ahir zamanda herşeyiyle ilme ve fenne yöneleceği, hüküm ve kuvvetin bilginin eline geçeceği ve bu bilginin geniş kitlelere kabul ettirilmesinde “beyan”ın çok önemli bir yere sahip olacağı gerçeği ortada iken bu teknolojik kuvvete sahip olup onun sistematiğini oturtmak inançlı beyin mimarlarına düşmektedir.
sizinti.com.tr

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=